22 Mayıs 2012 Salı

HZ. MEVLANA'NIN EŞİNE OLAN SEVGİSİ


 Bir gün Mevlana eve girer ve hanımı ona sorar;
 Bu kadar aşıksın Mevlaya şükürler olsun
 Bu aşkı yaşayıp yaşatana peki bana ne kadar aşıksın der;

Mevlana hanımına şöyle der;

-Sen benim;
 Yaradan’dan ötürü yaradılanı sevişim,
 Bir adım gelene on adım gidişimsin...
 Ve herkesi olduğu gibi kabul edişimsin...

-Sen benim;
 Bugünüme şükür ve yarınıma dua edişim,
 Azla yetinişim, çoğa göz dikmeyişimsin
 Ve kapanmayan avuç içimsin..




Birisi Mevlana'ya:

-"Sen ne biçim Müslümansın, dinin de bir izzeti var.
 Müslüman'a gel, Yahudi'ye gel, Mecusi'ye gel,
 Tövbeni bozsan yine gel.. Olur mu öyle şey!!".
 ... mealinde uzunca bir mektup yazmış.

Mektubu sabırla okuyan Mevlana şu cevabı göndermiş;
 -"Sen de gel.."

3 Mayıs 2012 Perşembe

İYİKİ VARSIN, HEP YANIMDA KAL



Yaşam herkese öyle bir yol çizmiştir ki; zamanla insanların yönleri hayattaki renkleri ve görüşleri değişir. Ama gönüllerindeki ses hep aynı melodiyi özler. Bir araya gelince notalar coşkulu şarkıya dönüşür. Gözlerdeki ışık aynı anda yanar söner birbirlerine baktıklarında. Yılların dostluğu güneş ay ve yıldızlar gibi. Kelimelere ihtiyaç duyulmaz konuşmadan da duyar dost.
Dost dediğin hesapsız çıkarsız ne yöne gittiğini bilmeden sana doğru akan sakin ırmaktır aslında. Bir avuç kumdan parmaklarının arasında kalandır dost. Gitmesek de görmesek de o köy benim köyümdür misali; yıllarda geçse de aradan tekrar karşılaştığında bıraktığın yerde sana eşlik etmek için bekleyen yoldaştır dost. Sevgili dostumun da dediği gibi yeri geldiğinde “hadi” dediğinde “nereye” diye sormayandır dost.
Öyle dostluklar vardır ki fırsatlar geçse de eline yaşadığın yeri terk edemezsin aradığını yakalamışken dünyaları bağışlasalar vazgeçmezsin. Mutluluktur hepimizin aradığı. Azıcık aşım huzurlu başım dersin dost yönünden zenginsen eğer.Kimi dost sonbaharda esen ılık bir meltem gibidir sevgisiyle içini ısıtır kimi yağmurlu kış gününde doğan bir güneş gibi başındaki kara bulutları aralar gününü aydınlatır kimi baharda uçan kelebektir .Oradan oraya zıplar durur uyuzluğunu alır seni de neşelendirir canlandırır . Kimi sıcak bir yaz gününde serin berrak bir su gibidir o pozitifliğiyle umut dağıtır yüreğini ferahlatır.
Ne şanslıyım dört mevsim dostlarım var. İyi ki varsınız iyi ki yanımdasınız…
Neyleyim senin sırça köşkünü içinde dost kahkahası yoksa
Neyleyim senin yıllanmış şarabını muhabbetime neşe katmayacaksa
Dostumla içerim acı kahvemi kırk yıl taşınacaksa
Hadi diyorum nereye diye sorma dostumsan
Ne mekandadır suç nede elalemde
Gönül muhabbet ister
Kahvesi meskeni bahane.
DOSTLARIMA SEVGİLERLE…

30 Nisan 2012 Pazartesi

Deniz kızı mı olmak istersiniz yoksa bir balina mı?


Avustralya’da, bir spor salonunun caminda bir reklam; zayif ve bronz tenli
bir kadin, hemen yaninda su yaziyor:
“Bu yaz, denizkizi mi olmak istersiniz, yoksa bir balina mi?
Afisteki mankenin fiziksel ozelliklerinden cok uzak olan orta yasli bir
kadin, spor salonunun reklamina sesli bir cevap veriyor:
Ilgilenenlere duyurulur,
Balinalari arkadaslari asla yalniz birakmazlar, yunuslar, deniz aslanlari,
merakli insanlar..
Aktif bir cinsel yasamlari vardir, hamile kalir, sevimli bebek balinalar
dogururlar.
Denizde yuzer, oynarlar. Polinezya adalarinin mercan kayaliklari gibi
muhtesem yerleri gorme sansina sahiptirler.
Balinalar harika sarki soylerler, CD’leri bile vardir.
Bazi insanlar disinda, onlara zarar vermek isteyecek tek bir varlik yoktur.
Dunyada herkesin sevdigi, korudugu ve hayran kaldigi sahane hayvanlardir.
Denizkizi?
Oncelikle, denizkizi diye birsey yoktur.
Var olsalardi da kimlik karmasasi sebebiyle psikolog kapilarinda sira
olustururlardi. Balik misin? Insan mi?
Cinsel hayatlari yoktur. Yanlarina yaklasan erkekleri olduruyorlar, nasil
olabilir ki? hem, iyice bir bakin, gerekli donanim nerede??
E, sonuc olarak cocuklari da olmaz.
Zaten balik kokan bir kadini kim ister ki?
Sonuc?
Ben balina olmayi tercih ederim.
Medya sadece zayif insanlarin guzel oldugunu savunuyor ama ben
cocuklarimla dondurma yemeyi, beni heyecanlandiran adamla guzel bir aksam
yemeginde sohbet etmeyi, arkadaslarimla cikolata paylasmayi cok seviyorum.
Zamanla kilo aliyoruz; cunku, kafamiza o kadar cok bilgi yukluyoruz ki yer
kalmiyor ve bedenimizin diger bolumlerine yerlesmeye basliyor. Yani, biz
kilolu degiliz, inanilmaz kulturlu, egitimli ve mutluyuz.

Bugunden itibaren, aynaya bakip da kalcami gordugumde, sunu dusunecegim:

''Allah’im ne kadar da akilliyim!”


BUDUR!!!

21 Mart 2012 Çarşamba

EŞEKLİ KÜTÜPHANECİ MUSTAFA AMCA


Yıl 1943 Genç Mustafa'nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi'ne çıkar.  Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok. Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır:


"Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun." Gelen giden olmaz.  Amirlerine durumu bildirir.

- Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu ?
- Alıyorum.
- Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak ? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten.

23 yaşındaki genç memur "Ne yapayım, ne yapayım?" diye düşünür durur.
Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler.
Eşi önce "Deli misin bey?" der, ama kocasının bir şeyler üretme,
işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.


O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir.
Çünkü o zaman da şimdiki gibi, "Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin.
Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da" zihniyeti aynen var.

O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan,
ama ülkesine gram faydası olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır.
İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar.
Sandıkların üstüne "Kitap İade Sandığı" yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar.
Kütüphaneye de bir yazı asar:
"Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz."
 
Köydeki çocuklar şaşırır.
Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var.

Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

"Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım.  Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak" der.

Mustafa artık Ürgüp'teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel'le köy köy gezmektedir.
Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar.  Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca'nın ünü etrafa yayılır.  Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa'nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar.  Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor. Zenith ve Singer'e mektup yazar:

'Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım' der.  Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur.

Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye.
Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider.
Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır.

Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, "kendi görev tanımı dışında davranıyor" diye.
50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir.
2005 yılında Mustafa Amca vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp'e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.

Girişimcilik ne biliyor musun?
 
Bulunduğun yere yenilik katmalısın. Mutlaka adım atmalısın.  Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş. İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.

Bakın Nevşehir'den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykeli var

7 Mart 2012 Çarşamba

HAYAT



Hayat, çatlak bardaktaki suya benzer,
İçsen de tükenir içmesende;
Bu yüzden hayattan tat almaya bak,
Çünkü yaşasan da bitecek yaşamasan da...


                                           Neyzen Tevfik

6 Mart 2012 Salı

Çalışan kadına bakış

14 ilde yapılan araştırma kadının çalışmasına bakışın değişmeye başladığını ortaya koydu. Evli ve çocuklu kadının çalışmasını destekleyenlerin oranı yüzde 75.6 çıktı.
KAGİDER ve GFK Türkiye’nin 1.313 kişiyle
görüşerek yaptığı araştırmaya göre 'çalışmak-para kazanmak' kadınların yüzde 53.4’ü tarafından kadının temel görevi görülürken, bu oran erkekler arasında yüzde 42.5 çıktı. Evli-çocuklu bir kadının çalışmasını destekleyenlerin oranı yüzde 75.6’ya düşüyor. Bu oran kadın bekârsa yüzde 89.3’e ulaşıyor. Kadınlar arasında "Her koşulda isterse çalışabilir" diyenlerin oranı ise yüzde 38.4 görünüyor.
Türkiye Kadın Girişimciler Derneği (KAGİDER) ve GFK Türkiye’nin araştırmasına göre, "çalışmak-para kazanmak" kadınların yüzde 53.4'ü tarafından kadının temel görevi olarak görülürken, bu oran erkekler arasında yüzde 42.5’e düşüyor. AA’nın "Kadınların İşgücüne Katılımı Kamuoyu Araştırması"nın sonuçlarından derlediği bilgilere göre, kadının toplumdaki görevleri arasında “çocuk doğurmak-büyütmek", "ev işleriyle ilgilenmek", "çalışmakpara kazanmak" ve "sivil toplumda gönüllü işler yapmak" öne çıkıyor.
Türkiye’nin kentlerini temsil eden 14 ilde 15 yaş ve üzeri 1.313 kişiyle görüşülerek yapılan araştırmaya göre, kadın-erkek ayrımında bakıldığında "çocuk ve ev işleriyle ilgili konuların" kadınlara oranla erkekler arasında daha fazla kadının temel görevleri arasında sayıldığı tespit ediliyor. Çalışmakpara kazanmak kadınların yüzde 534’ü tarafından kadının temel görevi olarak görülürken erkekler arasında bu oran yüzde 42.5’e geriliyor. Erkeklerin yüzde 58.7’si de "çocuk büyütmeyi" kadının temel görevi olarak görüyor.

ERKEĞE GÖRE KALKINMAYA KATKISI YOKKentsel Türkiye'nin büyük çoğunluğu yüzde 84.8 ile kadınların ülke kalkınmasına katkı verdiğini düşünüyor. Cinsiyet ayrımında bakıldığında "fazlasıyla katkıda bulunduğunu düşünüyorum" diyenlerin oranı kadınlar arasında yüzde 31 ama bu oran erkekler arasında yüzde 18'e düşüyor. Araştırmaya katılanların yüzde 76.4’ü kadınların ülke yönetimine katılması gerektiğini düşünüyor. Katılmaması gerektiğini belirtenlerin oranı ise yüzde 16.4'te kalıyor.

EVLİ KADIN DA ÇALIŞMALI: YÜZDE 75Araştırmaya göre, kadının "bekar"olması, "evli-çocuksuz" olması veya "evli-çocuklu" olması çalışma durumu hakkındaki değerlendirmeleri de etkiliyor. Bekâr bir kadının çalışmasını destekleyenlerin oranı yüzde 89.3 iken evliçocuklu bir kadının çalışmasını destekleyenlerin oranı yüzde 75.6'ya düşüyor. Her üç kişiden biri evli ve çocuklu bir kadının hangi koşulda olursa olsun isterse çalışabilmesi gerektiğini düşünüyor. Benzer bir oran kadının paraya ihtiyacı varsa çalışabileceğini düşünenler için de geçerli. Araştırma sonuçları, kentsel Türkiye’nin yüzde 34.4’ü kadının çocuğuna/çocuklarına aile büyüklerinden biri bakıyorsa çalışabileceğini gösteriyor. Kadınlar arasında "her koşulda isterse çalışabilir" diyenlerin oranı yüzde 38.4 iken bu oranın erkekler arasında yüzde 25.5’e düştüğü görülüyor. Kadının çalışmasını kocasının iznine bağlayanların oranı da yüzde 25.8 ile erkekler arasında çok daha yüksek. Katılımcıların yüzde 41'lik kesimi kadınlar ile erkeklerin başarılı olma durumunun yapılan işe göre değiştiğini belirtiyor.

Haber Türk

29 Şubat 2012 Çarşamba

Çocuk Olmak Vardı

Kar yağarken elime kahvemi alıp izlemeyi, pof pof karların üzerinde yürümeyi çok severim. Çocukluğum aklıma gelir, eldivenlerimiz ıslanıp, ellerimiz, ayaklarımız soğuktan morarana kadar kartopu oynayıp, kızak kaydığımız günler aklıma gelir. Çok güzel bir kızağım vardı benim, canım babam çelik çakmıştı altına, süper kayardı. Arkadaşlarım sıraya girerdi bir kez kayabilmek için :) bazen de üç dört kızağı birbirine bağlar "haydi Allah hop hop hop" diyerek birlikte kayardık. Benim kızağım hep başı çekerdi. Hep beraber düştüğümüz de olurdu, işte o zaman gülme krizlerine girerdik.

Biz mutluyduk ya mutlu çocuklardık. Mahallenin yaşlıları kül dökerdi karların üzerine kayıp düşmeyelim diye, biz bu duruma çok kızar, küllerin üzerine kar taşır yine kaymak için zemin hazırlardık. Akşam olunca hepimiz elma yanak olurduk. Biz ıhlamur kokan sobalı odalarda büyüdük..

Geçen kar yağdığında hadi dedim bizimkilere, dışarıya çıkın kartopu oynamaya. Melis başta arkadaşı çıkmıyor diye çıkmak istemedi. Ama Melih çok heveslenince kardeşini de kıramadı indiler evimizin arkasındaki park alanına. Tabi yıllardır böyle güzel kar yağmadığı için çocukların kızağı falan da yok. Kullanmadığım bir koltuk yastığına iki kat market poşeti geçirdik. Üzerine de tutup kaymak kolay olsun diye bir mağaza poşeti, al sana kızak :))))))) kahkahaları hala kulağımda, nasıl hoşlarına gitti çok mutlu oldular.


Şimdi camdan bakarken çocuk olmak vardı diyorum. Ama sokakta hiç çocuk yok. Onlar bilmiyor karda oynamanın tadını yada öyle çok dersleri var ki, zaman bulup çıkamıyorlar bile oynamak için dışarı :(